Yürümek ve felsefe ilk başta baktığımızda bir araya gelecek iki kelime gibi durmamakta. Yürümek bedeni bir faaliyetken felsefe daha çok zihni bir faaliyet. Ama insanın zihni faaliyetleri bedeni faaliyetlerinden de etkilenmekte. Frederic Gros “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabında bu bağlantının ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor.
Yaşadığımız modern çağda insanlar bedeni faaliyetleri gerçekleştirebilmek için özellikle tabiattan uzak adeta tedriç edilmiş büyük şehirlerde spor salonu denilen yerlere kayıt yaptırarak ya da haftanın belirli günlerinde onlara biraz olsun yeşili ve tabiatı hatırlatacak parklarda egzersizler yapmakta ve bunu da bedeni sağlıklarını korumak için yapmaktalar.
Özellikle modern batı biliminin palazlanmaya başlaması ve dünyayı tahakküm altına almasından sonra insanın bedeni tarafı ön plana çıkarılarak ruhi tarafı yok sayılmaya başlanmıştır. İnsanlar tıpkı bir materyal gibi bir eşya gibi değerlendirilerek -ki biz eşyanın bile bir ruhunun olduğunu düşünmekteyiz- ruhi tarafı besleyecek faaliyetler ya yok sayılmış ya da hayatın ana işleyişine müdahalesi engellenerek bir pazar eğlencesi haline getirilmiştir. Ruhi boyutu ihmal edilen, sadece etten kemikten bir varlık olarak tanımlanan ve nitelenen insan ilk başta kültüründe bulunan manevi ögelerle idare etmiş ama daha sonra batı biliminin kültürüne de müdahalesi sonucu manevi tarafı tamamen yok sayarak beslememiştir. Bu yok sayma manevi tarafın olmadığı anlamına ya da zamanla kaybolacağı anlamına gelmemekle beraber içtimai hayatta ruhi tarafın yok sayılması çarpıklıklara yol açmıştır. Bu çarpıklığı ise insan çeşitli arayışlar içerisine girerek düzeltmeye çalışmıştır. Bu çarpıklığı düzeltemeyenler ise günümüzde oldukça yaygınlaşmaya başlayan psikologlara ya da psikiyatrlara gitmekte ve onlardan medet ummakta. Medet umduğu merciiler ise insanın ruhi açlığını, ruhi tarafını kabul etmeden doyurmaya çalışmakta, ona fiziki rahatlama ve gevşeklik sağlayan, günlük kullanılan bir tabirle aptallaştıran ilaçlar vermekteler. Bu durum ruhi açlığı gidermek yerine daha da derinleştirmekte, ilacın etkisi geçtikten sonra daha büyük yıkımlara sebep olmakta. Verilen bu ilaçlar ise insanın bedenin farklı yerlerinde tahribatlara yol açmakta.
Yine insanın ruhi tarafı dolayısıyla bir Allah’ın varlığını kabul etmeyen batı bilimi ve kapitalizmi daha fazla cismani doyuma ulaşabilmek için vücudumuza hesabı verilemeyecek zararlar vermekte. Bu zararların azaltılması ve Allah’sız kapitalizmin daha fazla para kazanabilmesi için spor yaparak bedenimizdeki tahribatı aza indirerek ve dolayısıyla daha uzun yaşayarak sistemin ilerleyişine daha uzun süreler katkı yapmamızı istemekte.
Yürümek de bu sporların başında gelmekte. Ama Frederic Gros’a göre yürümek insana sadece fiziksel katkılar yapan bir faaliyet değil bundan fazlası. En başta yürümek insana bir özgürlük tanıyor. Kendi bedenimizin uzuvlarından başka fazladan herhangi bir eşyaya ya da alete ihtiyaç duymadan gerçekleştirebildiğimiz için. Yaşadığımız modern çağ insanlara bir takım sahte ihtiyaçlar üretip bunları bize satarak bizleri onlara bağımlı kılarken dolayısıyla özgürlüğümüzü elimizden alırken yürümeği bu saldırıya ve bizi işgal etmeye çalışan bu sisteme karşı büyük bir başkaldırı hareketi olarak nitelendiriyor. İnsanın tekrar insan olduğunu hatırlaması ve acziyetini fark etmesi için yürümeye başlaması önemli bir faaliyet.
Bir başka taraftan yürümek bize dışarı ile tekrar ve daha yakından tanışma imkanı sunduğunu söylemekte yazar. O kadar hızlı cereyan eden bir hayatın içerisindeyiz ki insanlara ne yapıyorsun diye sorduğumuzda aldığımız cevap bile koşuşturmaca ne yapalım oluyor. Oysa hayat bu kadar koşuşturmaya değer mi? Değer ya da değmez insanın inandıklarına göre değişir bu sorunun cevabı ama her halükarda bu kadar koşuşturma bizden yaşadığımız çevrenin farkına varabilme imkanını almakta. Gerçi yaşadığımız çevre büyük bir şehir ise o çevrenin farkına varmak bize beton üzerine ihtisas yapmaktan başka ne katabilir. Sonbaharın gelişini, yaprakların düşüşünü, toprağın kokusunu, hazan mevsiminin hüznünü bize fark ettiremeyen bir çevrenin farkında olmak. İnsanlar sabah kalkıp hızlı bir şekilde hazırlanıp, hızlı bir şekilde işe giderken bu kadar koşarken yürümek, sakin adımlarla kendimizi yormadan- ama dünyanın tek sahibi gibi değil- tabiatın içerisinde, insan yapımı aletlerin çıkardığı pis seslerden uzakta uzun yürüyüşler yapmak kendimizle baş başa kalma imkanı tanırken, bu imkan bize ne olduğumuzu ve neye ihtiyaç duyduğumuzu, çapımızı ve çevremizi fark etme imkanı tanır. Yaptığımız yürüyüşler kulakta kulaklık ya da şehrin ortasında gürültü içerisinde gerçekleşir ise kendi sesimizi duyamayız ve onun söylediklerine kulak kabartmak için bir hayli uğraşmamız gerekir. Ama insan yapımı seslerden uzak, tabii seslerin olduğu bir ortamda yavaş ve sakin bir şekilde kendimizi yormadan yaptığımız yürüyüşler insanın sadece bedeni bir varlık olmadığını, ruhi bir tarafının olduğunu, hayata kendisinin yön verdiği iddiasının gerçek olmadığını, aciz bir kul olduğunu hatırlamasına yardımcı olur – aciz bir kul olduğu vurgusu yazara ait değil- diyor yazar.
Yazar kitapta bir takım şöhret sahibi insanların yürüme alışkanlıklarından bahsetmekte. Bunlar arasında benim ilgimi çeken Nıetzsche oldu. Bu şöhretli filozof felsefi iddialarını uzun yürüyüşler sırasında düşünmekte ve eve gelince bu yürürken düşündüklerini notlar haline getirmekteymiş. Günlük rutin olarak bu yürüyüşü yapmaktaymış. Yürüyüşler bir süre sonra fiziki durumu eskisi gibi uzun yürüyüşler yapmasına izin vermediği için kısalmış. Yürüyüşler kısalmaya başladığı ölçüde zihni durumu kötüleşmeye başlamış. Bir süre sonra yürüyemez yatalak hale geldiğinde ise tamamen çıldırmış. Bu filozof için yürümek kafasındakileri toparlayabilmek ve biraz olsun ruhi açlığını giderebilmek için yapılan bir faaliyetmiş.
Antik Yunan’da meşhur felsefe okullarında dersler yürüyüşler esnasında anlatılırmış. Hatta her ne kadar bizim eğitim sistemimizde formaliteden de olsa var olan, beden eğitimi dersleri işlenirmiş ve günümüz tabiriyle çeşitli sportif faaliyetler gerçekleştirilirmiş. Doğuda kung-fu her ne kadar bir dövüş sporu olarak lanse edilse de mistik bir doğu felsefesinin önemli bir tamamlayıcısıdır. Bu iki sportif faaliyetin günümüzdeki spor salonlarında yapılan faaliyetlerden ayıran en önemli farkı insanın ruhi tarafını beslemek için bedeni egzersizlerin yapılıyor olmasıdır. Yaşadığımız çağda insanların psikolojik rahatsızlıklardan kurtulmaları ve kendilerinin farkına varmaları için uzun yürüyüşler yapmaktan, tabiatla iç içe sessiz ortamlarda kendilerini dinleyerek yürümelerinden ziyade sadece etten ve kemikten olmadıklarını ruhi bir taraflarının da olduğunu, asıl yok olmayacak, toprak olmayacak ve üzerine titremeleri gerekenin bedenlerinden ziyade ruhları olduğunun farkına varmaları gerekir. Bedenin ve dünyanın gelip geçici ruhun ise kalıcı olduğunu öğrenmeleri gerekir. Ne zaman bu sorulara doğru cevaplar verilir ise zihni ve bedeni sıhhatleri, içtimai hayattaki çarpıklıklar ve modern bilimin dünyanın başına ördüğü çorap ve verdiği zararlara çare bulunabilir. Bu sorulara doğru cevaplar verilmediği taktirde istersek ömrümüzü tabiatın içerisinde yürüyerek geçirelim, ister uzayda ilk adımları atalım, ister marsta koloni kurup orada yürüyüşler yapalım, zaman ve enerji israfından, kuru bir yorgunluktan öteye geçemeyiz.
Son tahlilde “ Yürümenin Felsefesi” yürümeye bakış açımızda büyük değişikliklere ve modern hayatın bizim üzerimizdeki tahribatının bir kısmını fark etmemize katkı sağlar nitelikte. Kitap okunduktan sonra yürürken hem daha dikkatli davranıp hem de yürüyüş alışkanlıklarınızı gözden geçirmeye başlayacaksınız.
Arif Erdem AKBAŞ
*Yazarının ve ilk kez yayımlayan Çare Dergisi’nin müsaadeleriyle Çare Dergisi’nden iktibas edilmiştir.
Yorum bırakın