-
Qui Vivra Verra
Bir gün bir günü tutmuyor. Hayat her gün aynıymış gibi görünse de hiç aynı olmadığını her gün fark ettiriyor. Birbirine bu kadar benzeyip birbirinden bu kadar farklı olan bu günlerden başka bir de tek yumurta ikizleri var herhalde.
Savaş ve Barış’ı okuyorum bu sıralar. Çok uzun bir kitap malum. 250 sayfasını okudum, savaş daha yeni başladı. Savaş ne kadar sürer barış ne zaman gelir Tolstoy bilir. Ben de okuyup öğreneceğim nasip olursa. Bakalım. Yazının başlığı olan “qui vivra verra” deyişini de bu kitapta okudum. İtalyanca olabilir. En azından benim telaffuzum İtalyanca gibi ama Fransızca yüksek ihtimalle. “Yaşayıp göreceğiz” demekmiş. Hayatı da yaşadıkça görüyoruz, gördüğümüzü yaşamıyoruz. Her ne kadar gördüğümüzü yaşamak istesek de. “Allah gördüğünden geri koymasın” diye bir dua var bizim oralarda. Belki başka yerlerde de. Bu dua iyi niyetle edilen bir dua. Sonuna amin denir yani. Bu dua makbul olan bir dua ise, kabul olursa gördüğümüzü mü yaşayacağız yoksa yaşadıkça mı göreceğiz qui vivra verra.
ARİF ERDEM AKBAŞ
21 MAYIS 2023
Gazimagosa / Aslanköy -
Yürümek Spor Değildir *
Yürümek ve felsefe ilk başta baktığımızda bir araya gelecek iki kelime gibi durmamakta. Yürümek bedeni bir faaliyetken felsefe daha çok zihni bir faaliyet. Ama insanın zihni faaliyetleri bedeni faaliyetlerinden de etkilenmekte. Frederic Gros “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabında bu bağlantının ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor.
Yaşadığımız modern çağda insanlar bedeni faaliyetleri gerçekleştirebilmek için özellikle tabiattan uzak adeta tedriç edilmiş büyük şehirlerde spor salonu denilen yerlere kayıt yaptırarak ya da haftanın belirli günlerinde onlara biraz olsun yeşili ve tabiatı hatırlatacak parklarda egzersizler yapmakta ve bunu da bedeni sağlıklarını korumak için yapmaktalar.
Özellikle modern batı biliminin palazlanmaya başlaması ve dünyayı tahakküm altına almasından sonra insanın bedeni tarafı ön plana çıkarılarak ruhi tarafı yok sayılmaya başlanmıştır. İnsanlar tıpkı bir materyal gibi bir eşya gibi değerlendirilerek -ki biz eşyanın bile bir ruhunun olduğunu düşünmekteyiz- ruhi tarafı besleyecek faaliyetler ya yok sayılmış ya da hayatın ana işleyişine müdahalesi engellenerek bir pazar eğlencesi haline getirilmiştir. Ruhi boyutu ihmal edilen, sadece etten kemikten bir varlık olarak tanımlanan ve nitelenen insan ilk başta kültüründe bulunan manevi ögelerle idare etmiş ama daha sonra batı biliminin kültürüne de müdahalesi sonucu manevi tarafı tamamen yok sayarak beslememiştir. Bu yok sayma manevi tarafın olmadığı anlamına ya da zamanla kaybolacağı anlamına gelmemekle beraber içtimai hayatta ruhi tarafın yok sayılması çarpıklıklara yol açmıştır. Bu çarpıklığı ise insan çeşitli arayışlar içerisine girerek düzeltmeye çalışmıştır. Bu çarpıklığı düzeltemeyenler ise günümüzde oldukça yaygınlaşmaya başlayan psikologlara ya da psikiyatrlara gitmekte ve onlardan medet ummakta. Medet umduğu merciiler ise insanın ruhi açlığını, ruhi tarafını kabul etmeden doyurmaya çalışmakta, ona fiziki rahatlama ve gevşeklik sağlayan, günlük kullanılan bir tabirle aptallaştıran ilaçlar vermekteler. Bu durum ruhi açlığı gidermek yerine daha da derinleştirmekte, ilacın etkisi geçtikten sonra daha büyük yıkımlara sebep olmakta. Verilen bu ilaçlar ise insanın bedenin farklı yerlerinde tahribatlara yol açmakta.
Yine insanın ruhi tarafı dolayısıyla bir Allah’ın varlığını kabul etmeyen batı bilimi ve kapitalizmi daha fazla cismani doyuma ulaşabilmek için vücudumuza hesabı verilemeyecek zararlar vermekte. Bu zararların azaltılması ve Allah’sız kapitalizmin daha fazla para kazanabilmesi için spor yaparak bedenimizdeki tahribatı aza indirerek ve dolayısıyla daha uzun yaşayarak sistemin ilerleyişine daha uzun süreler katkı yapmamızı istemekte.
Yürümek de bu sporların başında gelmekte. Ama Frederic Gros’a göre yürümek insana sadece fiziksel katkılar yapan bir faaliyet değil bundan fazlası. En başta yürümek insana bir özgürlük tanıyor. Kendi bedenimizin uzuvlarından başka fazladan herhangi bir eşyaya ya da alete ihtiyaç duymadan gerçekleştirebildiğimiz için. Yaşadığımız modern çağ insanlara bir takım sahte ihtiyaçlar üretip bunları bize satarak bizleri onlara bağımlı kılarken dolayısıyla özgürlüğümüzü elimizden alırken yürümeği bu saldırıya ve bizi işgal etmeye çalışan bu sisteme karşı büyük bir başkaldırı hareketi olarak nitelendiriyor. İnsanın tekrar insan olduğunu hatırlaması ve acziyetini fark etmesi için yürümeye başlaması önemli bir faaliyet.
Bir başka taraftan yürümek bize dışarı ile tekrar ve daha yakından tanışma imkanı sunduğunu söylemekte yazar. O kadar hızlı cereyan eden bir hayatın içerisindeyiz ki insanlara ne yapıyorsun diye sorduğumuzda aldığımız cevap bile koşuşturmaca ne yapalım oluyor. Oysa hayat bu kadar koşuşturmaya değer mi? Değer ya da değmez insanın inandıklarına göre değişir bu sorunun cevabı ama her halükarda bu kadar koşuşturma bizden yaşadığımız çevrenin farkına varabilme imkanını almakta. Gerçi yaşadığımız çevre büyük bir şehir ise o çevrenin farkına varmak bize beton üzerine ihtisas yapmaktan başka ne katabilir. Sonbaharın gelişini, yaprakların düşüşünü, toprağın kokusunu, hazan mevsiminin hüznünü bize fark ettiremeyen bir çevrenin farkında olmak. İnsanlar sabah kalkıp hızlı bir şekilde hazırlanıp, hızlı bir şekilde işe giderken bu kadar koşarken yürümek, sakin adımlarla kendimizi yormadan- ama dünyanın tek sahibi gibi değil- tabiatın içerisinde, insan yapımı aletlerin çıkardığı pis seslerden uzakta uzun yürüyüşler yapmak kendimizle baş başa kalma imkanı tanırken, bu imkan bize ne olduğumuzu ve neye ihtiyaç duyduğumuzu, çapımızı ve çevremizi fark etme imkanı tanır. Yaptığımız yürüyüşler kulakta kulaklık ya da şehrin ortasında gürültü içerisinde gerçekleşir ise kendi sesimizi duyamayız ve onun söylediklerine kulak kabartmak için bir hayli uğraşmamız gerekir. Ama insan yapımı seslerden uzak, tabii seslerin olduğu bir ortamda yavaş ve sakin bir şekilde kendimizi yormadan yaptığımız yürüyüşler insanın sadece bedeni bir varlık olmadığını, ruhi bir tarafının olduğunu, hayata kendisinin yön verdiği iddiasının gerçek olmadığını, aciz bir kul olduğunu hatırlamasına yardımcı olur – aciz bir kul olduğu vurgusu yazara ait değil- diyor yazar.
Yazar kitapta bir takım şöhret sahibi insanların yürüme alışkanlıklarından bahsetmekte. Bunlar arasında benim ilgimi çeken Nıetzsche oldu. Bu şöhretli filozof felsefi iddialarını uzun yürüyüşler sırasında düşünmekte ve eve gelince bu yürürken düşündüklerini notlar haline getirmekteymiş. Günlük rutin olarak bu yürüyüşü yapmaktaymış. Yürüyüşler bir süre sonra fiziki durumu eskisi gibi uzun yürüyüşler yapmasına izin vermediği için kısalmış. Yürüyüşler kısalmaya başladığı ölçüde zihni durumu kötüleşmeye başlamış. Bir süre sonra yürüyemez yatalak hale geldiğinde ise tamamen çıldırmış. Bu filozof için yürümek kafasındakileri toparlayabilmek ve biraz olsun ruhi açlığını giderebilmek için yapılan bir faaliyetmiş.
Antik Yunan’da meşhur felsefe okullarında dersler yürüyüşler esnasında anlatılırmış. Hatta her ne kadar bizim eğitim sistemimizde formaliteden de olsa var olan, beden eğitimi dersleri işlenirmiş ve günümüz tabiriyle çeşitli sportif faaliyetler gerçekleştirilirmiş. Doğuda kung-fu her ne kadar bir dövüş sporu olarak lanse edilse de mistik bir doğu felsefesinin önemli bir tamamlayıcısıdır. Bu iki sportif faaliyetin günümüzdeki spor salonlarında yapılan faaliyetlerden ayıran en önemli farkı insanın ruhi tarafını beslemek için bedeni egzersizlerin yapılıyor olmasıdır. Yaşadığımız çağda insanların psikolojik rahatsızlıklardan kurtulmaları ve kendilerinin farkına varmaları için uzun yürüyüşler yapmaktan, tabiatla iç içe sessiz ortamlarda kendilerini dinleyerek yürümelerinden ziyade sadece etten ve kemikten olmadıklarını ruhi bir taraflarının da olduğunu, asıl yok olmayacak, toprak olmayacak ve üzerine titremeleri gerekenin bedenlerinden ziyade ruhları olduğunun farkına varmaları gerekir. Bedenin ve dünyanın gelip geçici ruhun ise kalıcı olduğunu öğrenmeleri gerekir. Ne zaman bu sorulara doğru cevaplar verilir ise zihni ve bedeni sıhhatleri, içtimai hayattaki çarpıklıklar ve modern bilimin dünyanın başına ördüğü çorap ve verdiği zararlara çare bulunabilir. Bu sorulara doğru cevaplar verilmediği taktirde istersek ömrümüzü tabiatın içerisinde yürüyerek geçirelim, ister uzayda ilk adımları atalım, ister marsta koloni kurup orada yürüyüşler yapalım, zaman ve enerji israfından, kuru bir yorgunluktan öteye geçemeyiz.
Son tahlilde “ Yürümenin Felsefesi” yürümeye bakış açımızda büyük değişikliklere ve modern hayatın bizim üzerimizdeki tahribatının bir kısmını fark etmemize katkı sağlar nitelikte. Kitap okunduktan sonra yürürken hem daha dikkatli davranıp hem de yürüyüş alışkanlıklarınızı gözden geçirmeye başlayacaksınız.
Arif Erdem AKBAŞ
*Yazarının ve ilk kez yayımlayan Çare Dergisi’nin müsaadeleriyle Çare Dergisi’nden iktibas edilmiştir.
-
Kronolojiyi Şaşırmış Çağrışımlar(APOPTOSİS)-III
Aynı suda iki kez yıkanılmadığı gibi akan bilinçten iki kere aynı şey geçmez. Hiç yazılmamış cümleler hiç hissedilmemiş şeyler var yani. Bu iddia yenilik falan değil korkutucu aslında. Saklanacak bir şey bırakmayacağım. Özgün olmamakla suçladıklarımız özdeşim kurmuşlardır belki de. Kim bilir onlar gibi olmayacağım derken makus talihe yenilip referans noktalarına benzemişlerdir. Bilinç akışı, sorusuz sorgu, kesintisiz yüzleşme = hedef tahtası. Artık sıra bana gelsin albayım. Dünyada dinlemediklerimiz sonra çok uzun dinleniyor. Nato duvar nato tabut. Kurtuluşun hırıltılı bolluğu. İstiklalin karbonat tozu. Yokuşun kurşunu. Hızlı hayat, süratli düşünce, büyümek istemezken büyüyen çocuklar. Çıraklık okulunun mezuniyet töreninde ustalarına şapka çıkartıyor. Çocuklar albayım çocuklar, oyun oynamayı öğrenmeden kumar oynamaya terk ediliyor.
M.Safa Küçüköner
-
Babil Kitaplığı Seyahatnamesi – Paracelsus’un Gülü
Demirden lamba, başlangıçtan beliriyor imgeler ve giz. Isınan lambaya, demirden lambaya, yakıcı aydınlığa dokunma kerametini gösterecekken üşeniyor Paracelsus.
“doğudaki ve batıdaki yüzleri bilirim”
Yüz bilmek belki bir öyküyü başlatan, hatırası öyküyü besleyen önemli hususlardan biridir. Yüzden süzülen izler vardır kiminde. Kapanan kıvrımlarından doğan, alnın tam ortasında yeşeren bir iz. Bu iz alamettir, yüzünün evvelini bilen kimselerin seyredeceği yolun alameti. Kiminde, karanlıklar ve korkulu öyküler vardır, ya çoktan başlayıp bitmiştir ya sürüyordur. Bu sürgüden kaçmak, karanlık ve korkulu öyküyü bitirip alnın ortasına nişane koyduğun bir öyküye süzülür.
Her bakış bir öykü taşır. Görmek veya okumak fark etmiyor. Öykü sistematik biçimde anlatılan bir tür değildir.
Paracelsus mistik biri. Olağanüstü imanla görülen bazı özellikleri var. İfade şeklinin cisimler olduğu bir göz ise pek tabii uzak bu durumdan. Var’ı ve yok’u ne ise koyuyor önüne ama Paracelsus önemsemiyor çünkü iman ardından geliyor insanın, eylem o şekilde mana kazanıyor.
Amaç Taş’a ulaşmak değildir. Taş hayatın kendisidir. Bunu anlatıyor Paracelsus.
“Tüm elementleri altına dönüştüren taşı yapabileceğimi biliyorsun ve bana altın getiriyorsun. Aradığım şey altın değil ve eğer senin istediğin altın ise, asla öğrencim olamazsın.”
“bu iş yıllar sürecek olsa bile, seninle yürümeye hazırım. Çölü geçmeme izin ver”
Değer verdiklerimiz, görünmediğince kıymetli oluyor. Altınlar sunup bunlardan vazgeçip görünmeyen yolculuklara talip olmak gönlümüzdeki esas mahiyetin hala altından ibaret olduğunu anlatır bize. Bir dağ kadar altını olsa ikinciyi isteyecek olan heveslerimiz de bunu kanıtlar. Arzular sahiplikten önce gelir. Sahip olunan, arzudan daha az kıymetli olmuş olur bu sebeple. Gönlümüzde doğan manaların sırası, önceliklerimizi belirler. Paracelsus önemli değil. O Borges’in anlattığı bir karakterden başkası değil ama dünyanın ucunda okuyanın sınırlı olduğu beş sayfalık bir öyküde bile hakikat için bir mana süzülüyorsa, tüm varlığıyla hakikat süzülecek olağanüstülüklere-işaretlere şahitliğimizi nasıl değerlendirmeliyiz? Dünyanın ziynetlerine müptela olmak, alnının ortasında nişane olan insanlara karanlık ve korkulu kâbuslar verir. Yüzün mahiyeti kavranabilmelidir. Süzülen öyküler şerh edilip kelimesi olmayan öyküler okunmalıdır.
“…avcunun içindeki bir tutam külü karıştırıp alçak sesle kelam etti. Gül tekrar ortaya çıktı.”
M. Seyfullah ÖNDER
-
Kronolojiyi Şaşırmış Çağrışımlar(APOPTOSİS)-II

Pranga, bir mücadele güzellemesi. Alerjin vardı prangalara. Hepsi çatlasın diye uğraşmaktan paramparça oldun. Belki de mücadele etmenin tutkulu çekiciliğinden. Belki de vazgeçmeyi pes etmek zannettiğinden. Gerek var mıydı kendini bunca paralamana? Adı pranga diye hepsi anlamsız bir tutsaklığın habercisi olacak değil ya. Anlayacağın bazı prangalar çatırdamamalıdır. Böylesi daha iyi. Merak etme mücadele boşa gitmedi birlikleri başka yere sürme vakti. Haber salın Nene Hatun’a. Hepiniz elinizi çabuk tutun batı cephesi düşmek üzere. Merkezi göbek deliği olan pusulaların batısı ağırdır, ağrılıdır. Manyetizmadan değil acıdan etkilenir. Saplanırsa pusula da şaşar yer de yön de… Emir demiri her halükarda kesmez, yanan kafesse. Sayıkladığın kadarsın, sen aslında sayıkladıklarınsın. Soğuk hayatın gerçeklik iklimini hırkana emanet ettin hırkanı da omuzlarına. Hissettiklerini hakikat menzili sanma hırkanı da giysen en çok sen zulmedersin sana. Diri toprak, taze harman ama yorgun hasat. Beslenemedin mi yoksa besleyemedin mi? Ey ahali hava, su, sevgi geçelim bunları. Anne sütü her çocuğun hakkıdır.
Sentetikten uzak duralım. Doğal olan ne varsa, ne kaldıysa, ne kadar kaldıysa buyrun bölüşelim. Yol uzadıkça daralan tren rayları perspektif mi, uyarı mı? Yol uzun ve her zaman bu kadar bolluk olmayacak. Ecza depolarının patikaları dinamit dolu. Yanlışlıkla bassan da patlatıp patlatmamak senin elinde. Postane sırası, pide kuyruğu, hastane bankoları. Umut üretim tesisleri. Ruhsal yaşamın ilk formu. Dünyaya düşen ilk zerre. İlk liman, ilk tren garı, ilk otogar. Belki de ilk sığınak. Kıvrımlarını estetik zannettiğimiz dereboğazı yolu bir cefa akademisi aslında. “K” harfi silinmiş istanbulkart tabelası. İSTANBUL ART. Bazılarının gözleri hep kısa pozlar. Yakalar her hareketi, dondurur. Lakin o tabelayı gördüğümde diyaframım pek açık değildi. Yorgun. Artizanca yaşamak belki. Neyse hoş geldiniz, safalar getirdiniz.
M.SAFA KÜÇÜKÖNER
-
” AMA SÖZ DİNLEMEDİLER “
Yaşamaya devam ettiğimiz bu hayatta her geçen gün eski, hastalıklı, pis alışkanlıklarımızdan; bilimin, fennin, teknolojinin aracılığı ile kurtulduğumuz iddia edilmekte. Bu kurtuluşun bir başka sebebi de gelişen ve değişen insan, gelişim yönünde bir değişim sergilediği için bunların kötülük olduğunu, başta her şeyden önemli bir öncelikle kendine zarar verdiğini daha sonra pek de önemi olmayan başkalarına zarar verdiğini fark etmesi sonucu vazgeçmesi.
Biz bu kötü pis şeylerden gerçekten kurtulduk mu? Emperyalizm günümüzde dert edilecek bir konu değil mi? Kölelik yaşıyoruz desem kaç kişi güler bana? İnsan her geçen gün insanlık vasfını yitiriyor, bir eşya bir meta haline geliyor desem ne kadar inandırıcı olur? Gün geçtikçe eşrefi mahlûkata yaklaşmamız gerekirken her geçen gün bu şerefi kaybederek hayvanlaşıyoruz desem kaç kişi orada dur der? Bu sorular çoğalabilir. Gelişim ilerleme adı altında bize sunulan her şeye böyle sorular yöneltebiliriz.
Bu ilerleyiş, insan sabit kalmadığından mütevellit, göğün mavisine doğru mu yoksa balçığın siyahına doğru mu? Elbette bir ilerleme söz konusu ama bunun yönünün tayin edilmesi için kılavuzunun karga olup olmamasına karar verilmeli bir yerde.
Bu kılavuzluk yapmaya soyunmuş karganın ipini pazara çıkarmak gerek ki insanlar karganın kılavuzluk yaptığı zaman seni ne tarafa doğru bir ilerleyişin içerisine sokacağına idrak edebilsin.
Tam da bu pazara çıkarma işini yapan bir kitap “ Modern Çöküş İnsanın Modern Halleri”. Kitabın yazarı adeta kendine bu ihaneti yapan ve bu ihaneti çeşitli güzellemelerle yutturmaya çalışan modernite belasının foyasını ayyuka çıkarıyor. Bu işi yaparken de “bilimsel veriler” de sunmakta. Celalettin Vatandaş kitabın muhteviyatını başlıklar altında toplayarak bize açıklamakta. Bu başlıklar ise: Zoraki kölelikten gönüllü köleliğe, İnsani bir özellikten varlığın ve hayatın amacına, Metalaşan insanlık, Bia ve Ares’in modern dünyası, Modern aklın akılsızlıkları, Katledilen masumiyet, Farklı olana tahammülsüzlük.
Kitabın önsözünden bir parça ile yazımı tamamlıyorum.
“ Çok zengindiler. Güçlüydüler. Bilgide çok ileriydiler; bilim ve teknolojide müthiştiler. Diğer insanlarla karşılaştıklarında kendilerini çok farklı ve değerli buluyorlardı. Şımardılar ; hak hukuk tanımaz oldular. Kendilerini her zaman haklı, başkalarını ise her zaman haksız bulmaya başladılar. Durumun farkında olan birisi. Gidişatın yanlışlığı konusunda kendilerini uyardı: yapmayın. Aklınızı başınıza alın. Durumunuzu düzeltin dedi. Ama söz dinlemediler.”
Arif Erdem AKBAŞ
11 Ramazan 1444
Sorgun
-
Kronolojiyi Şaşırmış Çağrışımlar(APOPTOSİS)-I

Ruhlarınızı tükettiğiniz Arnavut mezarlıkları. Köy yolunda eskiyor şamranlar. Bir ailenin toplu fotoğrafından fark ediyoruz personaları. Kim sinsi, kim samimi, kim hain? Rant diyorum baylar bayanlar ölümü bile maça yapıyor, kupa yapıyor, sinek yapıyor. Anlamsız baca temizlemeleri her zaman bir filtreye takılıyor. Belediye de beyin, çevre ve şehircilik bakanı da. Karpuz çekirdeği fırlatmayı öğrendiğin adamı rüyanda görsen öldürürsün. Zayıflamış, susuyor. Fırlat tabak çanakları, Arnavut kaldırımlarını. Firketeyle bağlısın yatağına, rüyalarına. Hayallerinin ucu yeterince açık mı? Yoksa onların da ucunu sustalıyla mı açıyorsun? Umut diyorum baylar bayanlar, unut demiyorum. Sahipsiz kaldırımlar vardır. Sahipsiz, evsiz, yersiz, yurtsuz. Klostrofobik ruh halleri de vardır ormanları daraltıp şehrin gürültüsünü uğultu olarak başına armağan eden. Siyah kalem vardır, kara leke, ak süt. Şeftali yediren ninelerin emekli maaşı deri cüzdanlarda saklıdır. 300 plastik top ederdi bir aylık emekli maaşları. Çatıda patlayan topların yeri doldurulurdu. Bir gece ansızın haber etmeselerdi. Uykumdan uyandırıp sonra uyu demeselerdi. Küfür saklı kavanozlara uğur böceklerini hapsettik. Yaşasınlar diye biraz da yaprak bahşettik. Ekolojiyi bilmezdik. Eriklerimiz vardı eteklerimizde, yumuşanlarımız. Kızkaçıranlar, torpiller, pembe dört tekerlekli bisikletler. Kimilerinin abisi vardı kimilerinin yarası. Kimilerinin aklı bir karış havadaydı, kimilerinin boyu zaten bir karıştı. Sırtına atılmış taşlar köpek köpek inliyordu. Lojmanlar rutubet kokardı benim gözlerim tuz. Buram buram çapak. Göğüs kafesine güvercin değil kunduracı sığdıran çocuklar vardı, sigaralarını söndürmeden yanan. Hidrojen diyorum bayanlar ve baylar oksijene ne çok yakışıyor.
M.Safa Küçüköner
-
Kronolojiyi Şaşırmış Çağrışımlar-APOPTOSİS-

-
Babil Kitaplığı Seyahatnamesi – 25 Ağustos 1983
“ En iyi şiirimizi yazacaksın bu bir ağıt olacak “
Şiirlerin ağıttan başka mahiyette olmadığı beldelerden yükselen bir ses elbette. En iyi şiirin yazılmamış şiir olduğu fikriyle aynı yoldan giden bir cümle. Varacağı nokta da en iyinin en acılı çığrış olduğu bozlak bir sestir. Değişmeyen kaideleri kapsar ağıt, sonsuz olmayana verilen hubdan başkası değildir sebebi. Oysa avcumuzdaki kelimeler ve semaya yükselen sessizliklerimiz en iyiden de öte en aciz bir çığlıktır, ne kadar acziyetin varsa o kadar ağıt yakabilirsin faniliklere. Ağıt, üstünü örttüğün bir perde oluyor bu meyanda. Kısaca geride kalan ve yere sürüklenen geçmişinin üstünü örttüğün perdeye takılmamak, fani bozlaklara temas eden örtüyü kefen bellememek gerek.
“ yazarın kederi en sonunda kendisinin en aptal taklitçisi olmaktır ”
Farklı kapılardan farklı manalar ihtiva eden “keder-son-taklit” üçlüsünün resmi çiziliyor cümlede. “Bütün şiirlerin tek bir şiir için yazıldığı” zaman akıntısında bu söz anlam kazanabilir. Baki olan elbette taklitçi olunamayacak kadar geniştir. Keder, sonludur. Kendilik, sonludur. Taklit, gölgedir. Mağarasından çıkıp baki olanda vücut bulmak isteyen bir yazar, semaya sözler fısıldağında taklitçi olmayacaktır elbette. Sonlu kederler, sonlu kendilik iddiaları ve dairesel taklitler kendinin en aptal taklitçisi olmana yol açar muhakkak çünkü kendini kendine hapseden kimseye, sınırlılık içinde taklitten öteye geçmeyen, sonlu ve derin acıdan başka bir şey verilmeyecektir. Borges bunu kastetmese bile nitekim Borges dahi kendisinin taklitçisi olmuş bir yazardır diye düşünüyorum. Borges’in özgür olmayan bir keder bağımlısı olduğunu söylemek de farklı bir yazıya konu olabilir.
83 yılında yazılması dikkate alındığında öykü rüya-gerçek bağlamında zamanına nazaran sıradan denilmeyecek bir anlatı sunuyor. Rüyadan geçip kendi gerçekliğine, kendi yanılsamasına, kaygısına yönelen bir adam söz konusu. Bu düzlemden kendine yönelen yazar taklitçi olacaktır. Yazmak, kendine yönelerek yaşamda “tanık” olunanlardan bir hakikat arayışıdır notunu düşmek lazım. Nitekim “ben” kavramı hakikat arayışında son derece kuvvetli bir kıyas aracıdır. Tanık olmak ise bilinen maddi gerçekle sözgelimi güneş doğması, sürünen rüzgârlar, ağaçtan düşen meyvelerle sınırlı değildir. Kendini hayalinde yıllarca bekleyen ve gayb ile çözünmez çözümlenemez bir kapsamda konuşan bir adam. Bitimin ardında geçmişe, akmış olana dönüp bakan Borges koca bir boşluk ve yarattığı imgelerin olmadığını görür. “keder-son-taklit” üçlüsü ışığında bakıldığında hiçlikten tutuşmuş bir cehennemin içinde olduğunu, bunun sonsuz acı vereceğini müşahede eder. Nitekim her yerde zuhur eden nihayetsiz bir malike göğsünden sözler damıtsaydı bu cehennemin taklitçisi olmayacaktı. Hissettiği imgeler ve yaşadığı binlerce farklı âlemin boşluğa döndüğünü görmeyecekti…
-Ki yaşamda yaratılan imgeler dönüp bakılınca yok oluyorsa artık o hal daha büyük bir imgeye tebdil eder. Bu hakikat terakkisi için bir fırsat da olabilir. Ateşli karanlıklarda kaybolmak için bir sebep de.
Çöz çözebilirsen.
M. Seyfullah ÖNDER
-
Babil Kitaplığı Seyahatnamesi
