Demirden lamba, başlangıçtan beliriyor imgeler ve giz. Isınan lambaya, demirden lambaya, yakıcı aydınlığa dokunma kerametini gösterecekken üşeniyor Paracelsus.
“doğudaki ve batıdaki yüzleri bilirim”
Yüz bilmek belki bir öyküyü başlatan, hatırası öyküyü besleyen önemli hususlardan biridir. Yüzden süzülen izler vardır kiminde. Kapanan kıvrımlarından doğan, alnın tam ortasında yeşeren bir iz. Bu iz alamettir, yüzünün evvelini bilen kimselerin seyredeceği yolun alameti. Kiminde, karanlıklar ve korkulu öyküler vardır, ya çoktan başlayıp bitmiştir ya sürüyordur. Bu sürgüden kaçmak, karanlık ve korkulu öyküyü bitirip alnın ortasına nişane koyduğun bir öyküye süzülür.
Her bakış bir öykü taşır. Görmek veya okumak fark etmiyor. Öykü sistematik biçimde anlatılan bir tür değildir.
Paracelsus mistik biri. Olağanüstü imanla görülen bazı özellikleri var. İfade şeklinin cisimler olduğu bir göz ise pek tabii uzak bu durumdan. Var’ı ve yok’u ne ise koyuyor önüne ama Paracelsus önemsemiyor çünkü iman ardından geliyor insanın, eylem o şekilde mana kazanıyor.
Amaç Taş’a ulaşmak değildir. Taş hayatın kendisidir. Bunu anlatıyor Paracelsus.
“Tüm elementleri altına dönüştüren taşı yapabileceğimi biliyorsun ve bana altın getiriyorsun. Aradığım şey altın değil ve eğer senin istediğin altın ise, asla öğrencim olamazsın.”
“bu iş yıllar sürecek olsa bile, seninle yürümeye hazırım. Çölü geçmeme izin ver”
Değer verdiklerimiz, görünmediğince kıymetli oluyor. Altınlar sunup bunlardan vazgeçip görünmeyen yolculuklara talip olmak gönlümüzdeki esas mahiyetin hala altından ibaret olduğunu anlatır bize. Bir dağ kadar altını olsa ikinciyi isteyecek olan heveslerimiz de bunu kanıtlar. Arzular sahiplikten önce gelir. Sahip olunan, arzudan daha az kıymetli olmuş olur bu sebeple. Gönlümüzde doğan manaların sırası, önceliklerimizi belirler. Paracelsus önemli değil. O Borges’in anlattığı bir karakterden başkası değil ama dünyanın ucunda okuyanın sınırlı olduğu beş sayfalık bir öyküde bile hakikat için bir mana süzülüyorsa, tüm varlığıyla hakikat süzülecek olağanüstülüklere-işaretlere şahitliğimizi nasıl değerlendirmeliyiz? Dünyanın ziynetlerine müptela olmak, alnının ortasında nişane olan insanlara karanlık ve korkulu kâbuslar verir. Yüzün mahiyeti kavranabilmelidir. Süzülen öyküler şerh edilip kelimesi olmayan öyküler okunmalıdır.
“…avcunun içindeki bir tutam külü karıştırıp alçak sesle kelam etti. Gül tekrar ortaya çıktı.”
M. Seyfullah ÖNDER
Yorum bırakın