“ En iyi şiirimizi yazacaksın bu bir ağıt olacak “
Şiirlerin ağıttan başka mahiyette olmadığı beldelerden yükselen bir ses elbette. En iyi şiirin yazılmamış şiir olduğu fikriyle aynı yoldan giden bir cümle. Varacağı nokta da en iyinin en acılı çığrış olduğu bozlak bir sestir. Değişmeyen kaideleri kapsar ağıt, sonsuz olmayana verilen hubdan başkası değildir sebebi. Oysa avcumuzdaki kelimeler ve semaya yükselen sessizliklerimiz en iyiden de öte en aciz bir çığlıktır, ne kadar acziyetin varsa o kadar ağıt yakabilirsin faniliklere. Ağıt, üstünü örttüğün bir perde oluyor bu meyanda. Kısaca geride kalan ve yere sürüklenen geçmişinin üstünü örttüğün perdeye takılmamak, fani bozlaklara temas eden örtüyü kefen bellememek gerek.
“ yazarın kederi en sonunda kendisinin en aptal taklitçisi olmaktır ”
Farklı kapılardan farklı manalar ihtiva eden “keder-son-taklit” üçlüsünün resmi çiziliyor cümlede. “Bütün şiirlerin tek bir şiir için yazıldığı” zaman akıntısında bu söz anlam kazanabilir. Baki olan elbette taklitçi olunamayacak kadar geniştir. Keder, sonludur. Kendilik, sonludur. Taklit, gölgedir. Mağarasından çıkıp baki olanda vücut bulmak isteyen bir yazar, semaya sözler fısıldağında taklitçi olmayacaktır elbette. Sonlu kederler, sonlu kendilik iddiaları ve dairesel taklitler kendinin en aptal taklitçisi olmana yol açar muhakkak çünkü kendini kendine hapseden kimseye, sınırlılık içinde taklitten öteye geçmeyen, sonlu ve derin acıdan başka bir şey verilmeyecektir. Borges bunu kastetmese bile nitekim Borges dahi kendisinin taklitçisi olmuş bir yazardır diye düşünüyorum. Borges’in özgür olmayan bir keder bağımlısı olduğunu söylemek de farklı bir yazıya konu olabilir.
83 yılında yazılması dikkate alındığında öykü rüya-gerçek bağlamında zamanına nazaran sıradan denilmeyecek bir anlatı sunuyor. Rüyadan geçip kendi gerçekliğine, kendi yanılsamasına, kaygısına yönelen bir adam söz konusu. Bu düzlemden kendine yönelen yazar taklitçi olacaktır. Yazmak, kendine yönelerek yaşamda “tanık” olunanlardan bir hakikat arayışıdır notunu düşmek lazım. Nitekim “ben” kavramı hakikat arayışında son derece kuvvetli bir kıyas aracıdır. Tanık olmak ise bilinen maddi gerçekle sözgelimi güneş doğması, sürünen rüzgârlar, ağaçtan düşen meyvelerle sınırlı değildir. Kendini hayalinde yıllarca bekleyen ve gayb ile çözünmez çözümlenemez bir kapsamda konuşan bir adam. Bitimin ardında geçmişe, akmış olana dönüp bakan Borges koca bir boşluk ve yarattığı imgelerin olmadığını görür. “keder-son-taklit” üçlüsü ışığında bakıldığında hiçlikten tutuşmuş bir cehennemin içinde olduğunu, bunun sonsuz acı vereceğini müşahede eder. Nitekim her yerde zuhur eden nihayetsiz bir malike göğsünden sözler damıtsaydı bu cehennemin taklitçisi olmayacaktı. Hissettiği imgeler ve yaşadığı binlerce farklı âlemin boşluğa döndüğünü görmeyecekti…
-Ki yaşamda yaratılan imgeler dönüp bakılınca yok oluyorsa artık o hal daha büyük bir imgeye tebdil eder. Bu hakikat terakkisi için bir fırsat da olabilir. Ateşli karanlıklarda kaybolmak için bir sebep de.
Çöz çözebilirsen.
M. Seyfullah ÖNDER
Yorum bırakın